Son dağın ucunda son köy yer alıyordu. O son köyde yaşıyordu genç Firan. O gün onun doğum günüydü. Mısır tarlasında çalışırken, arkadaşı Jia ona bir an önce gelmesi için seslendi. Firan hızlıca köyün ucuna “Ölüm Bariyeri”nin olduğu kısma kadar koştuğunda bariyerin öteki tarafında babasını yerde yatarken buldu. Hızlıca onun yanına koştu. Nefes almıyordu. Onu hemen bariyerin öteki tarafına sürükledi ve köyün doktoru onu kontrol etti. Doktor incelediğinde, “Üzgünüm, ölmüş. Bunu yılan yapmış olmalı.” diyebildi sessizce.

Ertesi gün köyün ahalisi Firan’ın evine geldi ve klasik cümleleri sıralamaya başladılar. “Ne şanssızlık ama”, “Başın sağolsun” vb. cümleler ardı ardına sıralandı ve Firan onlara teşekkür etti.

Sonra yine yalnızdı.

Yalnızlık konusunda kendini geliştirmeyi umuyordu. O geceyi yeni tanrıların çılgınlığıyla parıldayan muazzam dağı izleyerek geçirdi. Orada ne yapıyorlardı acaba… O gece uyuduğunda rüyasında babasını öldüren yılanı gördü. Dişleri kanca gibi eğri, gözleri gurur, kibir ve nefretle yanıyordu. Yüzyıllardır sürekli yaptığı gibi köye hastalık, korku ve acı getiriyordu. Artık babasına da ölümü getirmişti.

“Artık yeter…”

Firan güneşin doğuşundan önce kalktı ve çantasına yiyecek ve su koyarak babasının yakıldığı yere gitti. Küllerini bir kavanoza koyarak ağzını sıkıca kapattı. Köyün sınırına, bariyere kadar gitti ve geçmek üzereyken biri ona seslendi.

“Dur!”

Bu köyün doktoruydu.  “Bariyeri aşarsan ölebilirsin bunu biliyorsun. Yılanı bırak, ona gücün yetmez.”

Firan gözlerini kapattı ve derin bir nefes alarak bariyeri geçti. Yoğun ağaçlı sıkı ormana girdi ve gözden kayboldu. Saatlerce ormanda dolaşarak yılanı aradı ancak hiçbir şey bulamıyordu. Bazen ağaçlarda babasının yüzünü görüyordu. Babası nereye gitmişti? Ona zamanını, sevgisini ve bildiği her şeyi aktaran adam artık neredeydi? Sabahları ona kahvaltısını hazırlar, gece uyurken battaniyesi var mı diye kontrol ederdi. Keşke ben de onun için bunları yapabilseydim diye düşündü. O yok olup gitmeden önce.

“Yılan, seni bulacağım.” Onu öldürecekti.

Ancak o anda suyu bitmiş ve susamıştı. Ormanın ötesindeki büyük dağa baktı ve oraya doğru yürümeye başladı. Dağın başladığı yerde bir nehir vardı ve o nehirde uzun süre susuzluğunu giderdi. Kafasını son bir kez kaldırdığında birkaç metre yakında oturan yaşlı bir kadın gördü. Kadın ona bakarak beline bağlı şişeyi alıp kafasına diktiğinde Firan arkasını döndü ve ayrılmaya hazırlandı.

“Hey” yaşlı kadın seslendi ancak Firan onu duymamazlıktan geliyordu.

“Sen yılanla ilgili bitmemiş hesabı olan birine benziyorsun.”

Firan durdu ve arkasını döndü. “Yılan hakkında ne biliyorsun?”

“Yeşil, şu büyüklükte.” Diyerek ellerini olabildiğince kaldırmaya çalıştı yaşlı minyon kadın.

“Belki öyledir.”

Kadın dağı işaret etti ve “Onu şu tarafa doğru giderken gördüm. Ayrıca o sinsi sırıtışı da yüzündeydi.”

Firan tekrar döndü ve yürümeye başladı.

“Aslında yaşadığı yer orası, dağın tepesi.” Kadın arkasından hala sesleniyordu. “Tüm sinsi planlarını orada yapar hep, giderken yaşlı bir bir adamı nasıl öldürdüğü hakkında da mırıldanıyordu.”

Bu kadar şans da olamaz diye düşündü Firan. Belki kadın gerçekten bir şeyler biliyordur diyerek ormana geri dönmek yerine dağa doğru yürümeye başladı. Firan yürürken kadın arkasından bağırdı ancak onu duymamazlıktan gelmeye devam ediyordu.

Birkaç dakika boyunca yürüdü ve bir süre sonra uzaktan yerde oturmuş başka bir figür gözüne takıldı. Yanına yaklaştıkça onun yine o yaşlı kadın olduğunu fark etti.

“Buraya nasıl geldin?” diye seslendi Firan. Kadın şişesinden yine bir yudum aldı.

“Bir rehbere ihtiyacın var. Bu yılanlar çok sinsidir.”

“Kaba olmak istemiyorum, ama sen yaşlı, sarhoş ve beni yavaşlatmaktan başka pek bir işe yaramaz gibisin.”

“Gerçekten kaba oluyorsun.” Kadının yüzünde etkilenmemiş gibi bir ifade vardı.

Firan yürümeye devam etti ancak kadın arkadan takip ediyordu. “Bildiğim şeyler var.” Firan’ın temposunu yakalamaya çalışıyordu. “Yılan hakkında şeyler biliyorum, yeni tanrılar hakkında da.”

“Saçmalık” dedi Firan. “Öyle mi acaba gerçekten?” diye hemen karşılık verdi kadın. “Beni de dağın tepesine götür ve sana yılanı nasıl öldürebileceğini gösteriyim.”

“Onu bu çıplak ellerimle öldüreceğim” diyerek kızgın ve hırslı bir ifadeyle ellerini gösterdi Firan.

“Hayır evlat. Onu o şekilde alt edemezsin.”

Tüm bu konuşmalardan sıkılmış şekilde ve kadının gizeminden yorulmuş bir ifadeyle derin bir nefes aldı Firan. Hafifçe başını sallayarak arkasını döndü birlikte yukarı doğru çıkmaya başladılar. Taşların altına, tüm deliklere ve oyuklara bakıyorlardı ancak yılan hiçbirinde yoktu.

“Daha da yukarı çıkmış olmalı” dedi kadın ve birlikte daha yukarı çıkmaya başladılar. Yukarı çıktıkça rüzgâr ve soğuk etkisini arttırıyordu. Gece zor uyudular ve sabah ayazında kahvaltı yaptılar. Firan getirdiği ekmekten yiyordu ancak kadın sadece şişesindeki sıvıyı içmekten başka bir şey yapmıyordu. Yukarı doğru tırmanmaya devam ettiler ve öğle vakti aşağıya bakıp geniş bir alanı görecek kadar tırmanmışlardı. Kendi küçük köyünü, ve evlerin etkisiyle yukarıda birleşen dumanları görüyordu.

“Dünyada başka köyler de var mı?” diye sordu Firan.

“Hayır.”

“Geçmişte var mıydı?”

“Evet.”

“Ne zaman?”

“Çok uzun zaman önce. Çok büyük köylerdi onlar, şehir derlerdi onlara.Çok fazla insan yaşardı içerlinde.”

“Ne oldu ki?”

“Hırs.” Dedi yüzünde hafif bir gülümsemeyle düşünceli şekilde boşluğa bakarak yaşlı kadın.

“Diyelim ki yılanı öldürdün ve o artık yok, sonsuza kadar mutlu olacağını düşünüyor musun?” diye sordu kadın.

“Evet.” Cevap için hiç beklememişti.

“Hmm.” düşündü yaşlı kadın. “Hmm…”

Tekrar bütün taşların altına deliklere oyuklara baktılar ancak yılan halen ortalarda yoktu. Daha da yukarıda olmalı diye düşünerek daha da yukarı tırmandılar. Zor bir gece geçirip gri ve sisli bir sabaha uyandılar. Sessizce oturup dinlenirken kısa sürede sis yoğunlaşarak dizlerine kadar gelmeye başladı. Hava metalik bir kokuya sahipti. Gün ışığında bir problem var gibiydi.

“Ne oluyor?” diye seslendi Firan ancak kadın hiçbir şey söylemeyerek artık hiç bitmiyormuş gibi gözüken şişesinden bir yudum daha aldı. Ancak Firan bir şeyler görüyordu. Toprakta gümüş gibi parlayan karmaşık yapılar görüyordu. “Onlar ne?” diye sordu.

“Eski bilim ve teknoloji.”

“Bilim ve teknoloji?”

“Sihirbazlık gibi, ama gerçekten işe yarıyor”

Artık daha fazla makine vardı. Gümüş, cam, büyük geometrik kuleler ve endüstri.

“Kim yaptı bunları?” diye sordu Firan.

“Yeni tanrılar tabii ki.”

“Onları niye terk ettiler ki?”

“Çünkü tüm çocuklar oyuncaklarından eninde sonunda sıkılırlar.”

İlerledikçe çizgiler ve semboller, havada absürd işaretler, uzakta parlayan ışıklarla karşılaştılar. Sert rüzgar da metalik kokuyu daha yoğun hale getiriyordu. Taşlar taşlar değil de altıgen metal objeler gibiydi artık. Ağaçlar kristal bir mum gibi gözüküyordu. Önlerinde sütunları gördüler ve sütunların üstünde ilginç şeyler vardı.

Yaşlı kadın eşyaların içine girdi ve bir gözlük alıp dönüp Firan’a uzattı. “İşte evlat, yılanı bu gözlüklerle göreceksin.”

“Gözlük mü? Ben gayet iyi görüyorum.”

“Hayır iyi görmüyorsun.” Diyerek gözlükleri onun yüzüne yerleştirdi.

Firan aniden vücudundan ayrılır gibi hissetti ve tüm duyularıyla dünyayı yaşlı kadının gözleriyle görmeye başladı. Farklı alanlar ve boyutlar, zamanın genişliği ve uzayın tüm derinliğini benliğinin derinliklerinde hissediyordu. O anda maddenin hem parçacık hem dalga hem de bir çeşit şakanın malzemesi olduğunu, her şeyin kökenindeki mantığı, yüzeyindeki derinliği, varoluşun geometrisini ve değişimin zarif dansını gördü. Sonunda yalnız başına boşlukta duran kendisini de izledi. Büyük galaktik izdüşümün ufaklaşan parçalarında sanki dallara ayrılan ağacın en ufak parçası gibiydi ancak dalların ucu sonu gelmiyordu. Zihninde kendi de hiç bitmeyen ufak dallara ayrılıyor, hiç bitmeyen kum taneleri gibi anlamsızlığın denizinde yüzüyordu.

Yaşlı kadın gözlükleri çıkardı.

“O da neydi öyle?” diyerek gerildi birden Firan.

“O mu, 31. Yüzyılın bilimi. Senden biraz öncesi.” dedi kadın gözlükleri ona uzatarak.

“Bu gözlükleri iyi sakla.”

“Sen kimsin?” dedi Firan yüzünde ciddi bir ifadeyle.

“Ah.” Dedi kadın gülümseyerek. “Kim kim ki?”

Taşların altına, deliklere ve oyuklara bakmaya devam ettiler. Yılan daha yukarıda olmalıydı. Tırmanmaya devam ettiler. Ertesi sabah gün doğumundan sonra kalkıp köye iyice baktılar.

“Dünya neden böyle ölü gibi?” dedi Firan.

“Herkes çok akıllı olmaya başlamıştı. O yüzden artık yoklar.” kadın ‘akıllı’ sözcüğünü elleriyle tırnak işareti yaparak söylemişti.

“Nereye gittiler peki?”

“Oraya” dedi kadın parmağıyla gökleri göstererek. “Hadi, artık gitmemiz lazım.”

Yukarı doğru devam ettiler, sislerin arasına ve köyünün gittikçe gözlerde ufaldığı yere doğru. Firan babasını düşündü, gelecekteki boş ve anlamsız günleri düşündü. Artık onunla oynadıkları oyunlar, yaptıkları sohbetler ve saatlerce gülmekten kırıldıkları zamanlar olmayacaktı. Sinirinden yerinde duramıyordu. Yılanı bulduğunda onu paramparça edecekti.

Yukarı tırmandıkça kandan oluşan akarsular görmeye başladılar. Devam ettikçe daha çok nehir gibi gelmeye başladı. Yerde kağıt parçaları, eski madeni paralar, değerli madenler görüyorlardı ancak toprak yanmış gibiydi. Ara ara çıkan dumanlar sanki dağın patlamak üzere olduğu izlenimini yaratıyordu. Hava ölüm kokuyor, eski zaferleri anımsatan imgeler kafasını nereye çevirse karşısına çıkıyordu. Sonra uzakta bir kılıç gördü. Ucu toprağa saplanmış kırmızı, mor ve altın renklerden oluşan bir sanat eseri gibiydi. Yakınlaştılar…

“Git onu al evlat” dedi yaşlı kadın.

“Nedir o?”

“Yılanı öldüreceğin kılıç”

Tüm gücüyle Firan onu topraktan çekerek görebileceği şekilde uzatarak havaya kaldırdı. O anda büyük yıldırım ve alevin bir arada hareket ettiği dalga rüzgarla birlikte yerden yükseldi. Firan kılıcı ileri doğru tuttu ve ucundan ışın gibi fırlayan alev topuyla birlikte yığın halinde onun isteğiyle hareket eden eşek arıları ve çekirgeler yerden fırlamaya başladı. Bununla birlikte Firan tüm dağda yankılanan büyük bir kahkaha attı. Her şey güçtü. Artık onu herkes dinleyecekti. Köyün yaşlıları, kahinleri, kabadayıları artık bir hiçti. Yılan da zamanı geldiğinde nasibini alacaktı. Bir elinde kılıçla ellerini iki yana açarak alevlerin ve yıldırımın etkisiyle derin bir kahkaha daha attı. “Tek gerçek bu, kazanmak ya da ölüm” diye düşündü. Artık kimsenin onu durduramayacağını biliyordu. İstese bununla dünyanın sonunu bile getirebilirdi.

Ertesi sabah Firan hızlıca kahvaltısını yaptı ve kadın da sessizce içmeye devam etti. Ayağa kalkıp tekrar yürümeye başladıklarında Firan “Yılanı ne zaman buluruz?” diye sordu. Yaşlı kadın içmeye devam etti ve hiçbir şey söylemedi. “O şişe bitmedi mi artık?” diye söylendi Firan. Kadın şişeyi aşağı doğru çevirdi ve ucundan hiç bitmeyecekmiş gibi içki akmaya başladı.

“Yeni tanrılardan biri misin?” sordu Firan.

“Yeni gibi mi gözüküyorum?” sesinde alaycı bir tavır vardı.

“Yeni tanrılara ne oldu o zaman?”

“Yılan oldu”

Firan birden durdu. “Bu yılan yeni tanrıları bile öldürdüyse benim onu öldürmemi nasıl bekleyebilirsin?”

“Bunu ben de düşünmedim değil.” Dedi kadın mırıldanarak.

“Yine de gözlük ve kılıç sana yardımcı olacaktır. Burada toplayacak birkaç şeyimiz daha var.”

“Ne gibi?” sorduğu anda müziği duymaya başladı Firan. Onu çağırıyordu. Gittikleri yer bitmiş bir partinin kalıntıları gibiydi. Alanın ortasında birçok boş şişe ve eşyanın arasında parlayan bir şişle duruyordu.

“Ne olmuş burada?”

“Gördüğün gibi, terk edilmiş. Hadi o şişeyi al ve iç.”

“Nedir o?”

“Bu sana yılanı öldürmen için gerekli iradeyi sağlayacak.”

Ve Firan şişeyi kafasına dikti. Kadın birden Firan’ın zihninde yükselen müziğin etkisiyle onun elinden tuttu ve hızla dans etmeye başladı. Sanki tüm dağ etrafında dönüyordu ve renkler birbirine karışıyordu.

“Ne oluyor böyle?” bağırdı Firan elinden geldiğince.

“İşte böyle dans et benimle” diyerek karşılık veren kadın onu da kendiyle birlikte sürüklüyordu. Birlikte dakikalarca ay ışığının altında dans ettiler. İlginç bir şekilde bu çok zevkliydi. Danstan zevk alabileceğini hiç düşünmemişti.

“Ya hiçbir şeyin bir anlamı yok ise?” diyerek şarkı söylüyordu yaşlı kadın. Dörtlüğünü “Kimin umrunda…” diye bitirirken Firan da ona bağırarak eşlik etti “Kimin umrunda! Trajediler olur, insanlar ölür. Hepsi bir oyun, tiyatronun bir parçası. Kurtuluş yok, hiçbir şeyin bir anlamı yok.” Her şeyin ruhunu görüyor, ani bir aydınlanmadan fazlasını yaşıyordu. Evet buna emindi. Zor ya da kolay diye bir şey yoktu. Her şey sadece bir şeylere katlanarak geçen süreden ibaretti ancak onun bile aslında bir önemi yoktu. Tanrının dünyada oynadığı bir oyun, kendini eğlendirmek için yaptığı hastalıklı zihninin ürününden başka bir şey değil. Birlikte uçurumun kenarında dolaştılar. Yıldızlar üstlerinde dönerken kusursuz adımlarla hızlarını hiç kesmediler. Artık hiçbir şeyin bir önemi yoktu.

“Sikeyim herkesi.” Diye düşündü Firan. “Sikeyim her şeyi” ve gecenin derinliğine nihilizmin koynunda kıpırdayacak güçleri kalmayana dek dans ettiler.

Firan sert bir baş ağrısıyla, parçalanacak gibi acıyan boğaz ağrısıyla uyandı. Yaşlı kadın zaten uyanmış pipo içiyordu. “İyi misin?” diye seslendi kadın. “Mmmm..” diyebildi sadece Firan.

“Dans etmek gerekli miydi ki?”

“Kesinlikle gerekliydi…”

“Hadi, artık çok yakınız. Yılan sonsuza kadar saklanamaz.” ekledi kadın.

Başı ağrıyordu ve bitkin hissediyordu. Sürekli yaşadığı duygusal değişimlere ne anlam vereceğinden emin değildi.

“Bana neler döndüğünü anlatana kadar hiçbir yere gitmiyorum!” birden bağırdı Firan. Sesi dağda yankı yapmıştı.

“Yeni tanrılar nerede, yılan nerede, sen kimsin!?”

“Neyse ne işte, hadi devam” kadın yürümeye başladı ancak Firan olduğu yerde çakılı duruyordu. Yaşlı kadın arkasını döndü ve derin bir nefes aldı.

“Tamam tamam. Hangi yıldayız?”

“326…”

“Senin takvimine göre öyle evet. Benimkine göre 96. Yüzyıl. Ataların harika şeyler yaptılar, çok güçlendiler ve bilgiyle zihinlerini harmanladılar. O objeler, gözlük, kılıç ve şişedeki içki. Bunlar onların kalıntıları. Bir nevi paha biçilmez antikalar.”

“Tamam ama neyin antikaları?”

“Sabırlı ol.”

“Hayır! Artık oyun oynamak yok!”

Kadın da artık sinirleniyor gibiydi. Her zamankinden yüksek bir sesle “Bak bunların hepsini babanın ölmesine sebep olduğunu düşündüğün için yapıyorsun. Sana doğum gününde ne istediğini sormuştu sen de ufak bir göktaşı cevabını vermiştin. Bariyerin ötesine neden geçti sanıyorsun? O yüzden bu sinirini benden çıkarmayı bırak artık.”

Sessizlik bir süre devam etti. “Bunu nereden biliyorsun?”

“Çünkü ben gerçekten, gerçekten bu konularda çok iyiyim. Tek yapmaya çalıştığım sana yardım etmek o yüzden beni de darlamazsan sevinirim.”

Firan biraz düşünüp eşyalarını topladı ve sessizce yola devam ettiler. Köy artık gözükmüyor gibiydi ve dağın tepesi artık oldukça yakındı. Taşlı bir yolun köşesini döndüklerinde bir kralın fotoğrafıyla karşılaştılar. Sonra kraliçe ve devamı. Portreler gururlu ve resmi bir pozla yapılmış gibiydi. Devam ettikçe Firan’ın daha önce görmediği portrelerle karşılaştılar. Savaşlar, komutanlar, kahramanlar, makineler ve gökleri delen büyük yapılar. Kendi türünün geçmişte görmediği ve hayal bile etmediği gerçeklik gözlerinin önünde bir tarih sahnesi gibi akıyordu. Ölmüş milyonlarca insan, küle dönmüş şehirler ve fethedilmiş topraklar. İnsanlık, sanki kendini unutmuş gibiydi. Hayallerini, yapabileceklerini… Milyarlarca insanların yaşadığı, dünyanın uzayın derinliğinde mavi bir nokta olduğu zamanlarda kozmosa meydan okuyuşlarını. Oysa en dikkat etmeleri gereken şey kendi içlerindeydi. Sonra bir şekilde, tüm zorluklara rağmen dayandılar ve yavaş yavaş kendilerini geliştirdiler. Sonra bir sebepten dolayı, sanki geriye doğru evrilmeye başladılar. Büyük uyku, büyük unutuş. Aç uyumaya çalışan bir çocuk gibi huzursuz bir gerçekliğin portreleri. Hırs, güç, çöküş ve her şeyin kül oluşu…

Portrelere bakmaya devam ederken ileride bir çift bot gördüler.

“İşte, o botları giydiğin sürece sen ölümsüzsün. İstersen binli yaşlarına kadar bile yaşayabilirsin. Bu da seni yılandan koruyacak olan zırhın.” Diyerek yerde kısmen eski püskü gözüken zırhı Firan’a gösterdi. “Ha bir şey daha…” bel çantasından bir kolye çıkardı ve Firan’a verdi. Kolyenin ucunda eski kapalı saatler gibi bir kapak vardı. Ancak bu bir saat değildi. Kapağı açtı ve orada Firan’ın babasının resmi vardı. Kadın kolyeyi Firan’ın boynuna yerleştirdi. “İşte, yılanla artık karşılaşabilirsin.”

Firan sonunda kendini hazır hissediyordu. Artık tek yapması gerekenin kısa bir yürüyüş olduğunun farkındaydı. Zirve birkaç metre daha ilerideydi ve orada bir düzlük vardı. Rüzgar çok kuvvetliydi ve yağmur yağmaya başlamıştı. Zirveye vardığında yılanı gördü. Sırtı Firan’a dönük aşağıdaki boşluğa odaklanmış düşünüyor gibi bir hali vardı.

“İşte orada! Öldür onu!” yaşlı kadın parmağıyla gösterdi.

Yeni tanrıların gözlükleriyle yılanın ruhunu görebiliyordu. Kara ve acımasız kalbi, sinsi zihninden geçenleri ve insanlara olan nefretini hissedebiliyordu. Sessizce yılana doğru yaklaşırken oldukça dikkatli ve temkinliydi. O anda aklında babası vardı ve ölümünün ne kadar gereksiz olduğuyla ilgili kendine söylenip duruyordu. Yaklaştığında gözlerini kapadı, bağırarak kılıcı tüm gücüyle yılanın arkasından büyük bedenini ortadan ikiye yaracak şekilde savurduğunda ona yıldırımlar eşlik etti…

Gözlerini açtı. Sessizlik. Yağmurun sesinden başka bir şey yoktu. Yılan yoktu…

“Nereye gitti, onu gördün mü?”

“Hayır görmedim.”

“Nasıl görmedin?”

“Çünkü yılan diye bir şey yok.” Kadının sözlerini yağmur ve hafif rüzgar taşırken Firan donakalmış gibiydi.

“Gerçekten köye musallat olmuş nefret ve kin dolu bir yılanın olduğunu mu sanıyordun? Gerçekten dünya bu kadar basit ve siyah beyaz mı olacaktı? Gerçekten tüm kötü günlerinin sorumluluğunu tek bir şeye atıp kurtulabileceğini mi düşündün?” kadın gözlerini Firan’a dikmişti.

“Sizin neyiniz var böyle? Her şeye sahipsiniz ve sen hayatında hiç fakirlik yaşamamış korkak zengin çocukları gibi elindekilerin yüzüne tükürüyorsun! Orada ihtiyacın olan her şey var, size her şeyi verdim. Sana bir amaç ve sınırsız yaşam verdim ve şu haline bak hala acınası durumdasın. Üstün bir varlık olmanın ne kadar zor olduğunu bir bilsen… Bırakabilmek için her şeyimi verirdim, her şeyi bilmemek için…”

Ufukta birden büyük bir imge belirdi. İleri teknoloji, bilim ve mühendisliğin eserlerinin fotoğraflarıydı.

“Atalarının istedikleri her şey ellerinin altındaydı. Ve hala mutlu değillerdi. Yılan hala oradaydı. Sefalet, kaos, ölüm, açlık… Onu kusursuz bilgiyle defetmeye çalıştılar, sarsılmaz inanç ile, daha uzun yaşayarak, birbirlerine daha sıkı tutunarak. Üzerinde duran kalıntılar, gözlük, kılıç, zırhın ve kolyen. Onlar da taşların altına, oyukların içine ve tüm deliklere baktılar ancak yılan orada yoktu. Daha yukarıda olmalı diye düşündüler. Sonra hep tırmandılar, gittikçe daha yukarı ancak hiçbir şey bulamadılar. Evrende yalnız ve hala acınası haldeydiler.”

Yaşlı kadın elindeki içki şişesini de yere attı ve ellerini yana açarak omuzlarını silkeledi.

“O yüzden yeni tanrılar artık yok. Benim dışımda hepsi gitti. Senin türün de gitti, köyün dışında bir yer yok artık. O köy, yaşamanın en basit hali.” Son cümlesine yüzünde absürd bir gülümseme eşlik ediyordu. Tekrar ona bakarak sözlerine devam etti.

“Sizi etrafta tutuyorum çünkü benim için bir hatıra gibisiniz. Bir zamanlar olduğumuz şeyin bir parçası. Baban öldüğü için de onu bir daha göremeyeceğin için de üzgünüm. Ama orada seni seven bir sürü insan var ve sen burada, bir dağın tepesinde boşluğa bağırıyorsun. Kötü şeyler oluyor ve sebepleri çoğu zaman oldukça karmaşık. Bir yılan, cadı ya da tek bir sorumlusu yok. Her şeyin sonsuza kadar sürdüğü bir gerçeklik de, acıların sonsuza kadar kesin bir şekilde dindiği bir zaman da hiç olmayacak. Ancak asıl başarı yılan tüm korkutuculuğu ve büyüklüğüyle önünde durduğu halde onun gözlerinin içine bakıp hala iyi bir insan olabilmeyi başarmak zaten. Tüm o belirsizliğe, kötülüğe ve umutsuzluğa rağmen her şeyin bitmediğini bilmektir. Orada burada yılanları arayarak vakit kaybetme artık.”

Firan’ın yanına gelip belinden cam kavanozu çıkardı ve onun ellerine teslim etti. Elini omzuna koydu. Firan kavanozu yavaşça açtı ve rüzgar babasının küllerini zirveden savurmaya başladı. Yukarı baktığında güneş batımının etkisiyle birlikte gökyüzünde sayısız kayan göktaşlarını görmeye başladı. Yüzünü ve saçlarını okşayan rüzgar babasının ona küçükken anlattığı hikayelerle başını okşaması gibi hissettiriyordu.

“Senin türün, bir zamanlar benim de türümdü. Sanırım mutluluğa alerjisi olan tek tür biziz. Uzun zaman önce galaksiye hükmettik ama hala kimin akşam yemeğinden sonra daha çok dondurma yiyeceğini düşünmekten vazgeçemedik. Toprağın kendisinden geldiğimizi unutmak için çabalarken anlamı ve kurtuluşu göklerde ve semaviyette aramakla değil, günlük yaşamında kendisinde bulacağımızı kabul edemedik.

Her şeyi bileceğiz, sonra her şey güzel olacak.

Herkesi öldüreceğiz, sonra her şey güzel olacak.

Her şeyi unutacağız, sonra her şey güzel olacak.

Sonsuza kadar yaşayacağız, sonra her şey güzel olacak.

Her şeye tutunacağız, sonra her şey güzel olacak.

Ama sonra, her şey güzel olmadı. Çünkü oyun böyle bir şey değil…

Evine git Firan. Bir kahraman ya da savaşçı olmaya çalışma. Sadece zamanını geçir ve iyi bir insan olmaya çalış. İnan bana bu yeterince büyük bir kahramanlık zaten. Oyun hep böyle oldu, hep böyle olacak. Ha eğer üstündekileri yanında götürmek istersen bu senin tercihin. İstersen dünyaya hükmedebilirsin.”

“Hayır” dedi Firan uzun süreden sonra ilk kez ağzını açarak.

“İyi karar”

“Ben ilk miydim? Köyde yılanın peşinden giden?”

“Evlat…” diyerek duraksadı kadın. “Köydeki herkes buraya çıktı. Tek tek her biri. Hepsine de sana davrandığım gibi davrandım. Baban bile. Ah, bir sürü metafiziksel sorular sormuştu. Huyunu kimden aldığın belli. Son gelen sensin.”

Kadın arkasını dönüp yürümeye başladığında konuşmaya devam etti. “Artık eve git evlat. Evrenin umurunda değilsin. Köyünün, sevdiklerinin ve benim umurumdasın. Babanı da hep hatırla ve sev çünkü o seni hep sevdi. Buraya da her zaman gelebilirsin, babanı birlikte anarız. Artık eve git ve olacağın insan ol.”

Firan gözlükleri, zırhını, şişesini ve kılıcını teker teker yere bıraktı.

“Kolye ben de kalsa olur mu?”

“Tabii ki. Hatıraların da sende kalabilir.”

Sis artık azalmıştı, hava temizlenmiş, yağmur dinmişti. Aşağı doğru inmeye başladığında kafasında eğlenceli bir geri dönüş olacağından başka bir şey yoktu. Olsa bile pek de umurunda olmayacaktı, güzel bir hatıra olurdu…

 

 

 

 

 

(51 kez ziyaret edilmiş, bugün 1)
0